23 Ocak 2012

MÜBAREK GÜN-3

"mübarek günler" diye bi liste mi yapsam acaba?

çünkü sabitfikir'den okuduğum habere göre,18 ocak'ı da mübarek bi gün sayabilirim. iki kitap ahlaksız olduğu gerekçesiyle şikayet edilmiş Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'na, yargılanıyorlar. Chuck Palahniuk'un Ölüm Pronosu ve W.Burroughs'un Yumuşak Makine isimli kitapları. 

Keşke bi kere yargılansalardı ve bir edebi eserin ahlağını soruşturmak için dava açmanın hata olduğu anlaşılsaydı ve hemen kapanıverseydi olay. ama nerde... her duruşma sonunda haberleri okuyorum ve sorulan soruların garipliğinden utanıyorum. bu kez de eserlerin edebi olup olmadığına karar verecek bi bilirkişi raporuna ihtiyaç duyulmuş, fakat bilirkişi kurulunu kimlerin oluşturacağına karar verememiş hakim, o nedenle ertelenmiş. 

rezalet.. bi eserin, bi kitabın böyle terbiyesizliklere muhatap edilmesi mi...
hukuk sisteminin böyle saçma sebeplerle yavaş ilerlemesi mi..
yayıncıya çevirmene kitap basmakla bi suç işlemişler gibi muamele edilmesi mi....
onlarca pornografik kitap dergi varken kalkıp dünyaca tanınan edebiyat eserlerinin yargılanması mı...
bu durumun yaşandığı topraklarda yaşamak mı...
hangisini saysam ki..

başka bir ülke bulamazsın sayın vatandaş. varolanülkenle barışmayı öğrenmelisin. hayalinde bi varolmayanülke hep olsun tabi ama daha iyi bi toprak parçası yok. hepsinde insan var çünkü.

o yüzden tüm bu garipliklerle yaşamayı öğren ve varolmayanülkeni savunmaya devam et. savunmazsan yaşamamış sayılırsın. 

NOT: sabitfikir dergisi'nin son sayısında Sibel Oral'ın hazırladığı bi dosya var, yasaklanan kitaplarla ilgili . Tavsiye ederim. bi ara yazının tamamı nette de vardı, ama şimdi bulamadım linki, şununla idare edin: http://sabitfikir.com/haber/kitap-yasaklarinin-kisa-tarihi-sabit-fikirin-ocak-sayisinda yok "illa ki tamamını okuyacağım, vay ben bu dergiyi sevdim gibi sanki be ya", derseniz,  dergiyi İStanbul'da, gümüşsuyu'ndaki ofisinden eski sayılarıyla birlikte (ellerinde hangileri kaldıysa) alabilirsiniz. yok "ben ne gidicem ofise çekinirim öyle istemeye" derseniz, kitapçılarda satılıyor, 3TL.



19 Ocak 2012

MÜBAREK GÜN 2

bugün 19 ocak. mübarek günlerden biri daha.
korkuyorum.
çünkü mezun oldum.
ve çünkü kitapçılık bana ancak asgari ücret veriyor. ve benim bi üniversite mezunu olarak asgari ücretle yaşamam hem ele güne karşı rezil olmam demek, hem de aslında kendi başına yaşayamamam demek. sığıntı öğrenci hayatına devam etmem demek. öğrenci değilken ..

bugün mahallemizin anarşik esnaflarından tanıdıgım beni mutlu eden bi abla var, onunla konuştum. beni çok daha güçlü sanıyormuş. korktugumu duyunca sasırdı. ümitli enerji dolu güçlü bi karakter sanıyormuş beni.
nedense..

gençlerin umutsuz olduğunu görünce çok üzülüyormuş. tamam, çok da güzel bi dünya bırakmyoruz size ama, biraz da siz güzelleştirmek için uğraşın, diyor.

o değil de.

bugün yürüyüşe gittim, hranta. çoook kişi vardı ülkem.çok kalabalıktı. çok zor geliyor ifade etmek ama yazmalıyım yine: eyleme katılanlar arasında 2 tür insan vardı.birincisi maddi anlamda tuzu kuru olan, tuzunu kurtumak için bi şeylerini, karakterinin birazını feda etmek zorunda kalan, bu yüzden vicdan azabı duyan ve azabını biraz azaltmak için eyleme katılanlar.
ikincisi ise, karakterinden vazgeçmek istemeyip, ömrünü eylemlerde geçiren, dolayısıyla tuzunu kurutmayanlar.

kendimi birincisine yakın görsem de, ikisinde de eğreti duruyorum..

23 yaşındayım, üniversite mezunuyum, gencim ve ümitsizim. hayır artık ölmeyi hayal etmiyorum, en azından parası az da olsa sevebileceğim bi işin var olduğunu öğrendim çünkü.

şu mübarek günü daha da karartmaya gerek yok sayın vatandaş, kendine gel.



7 Ocak 2012

KRONİK MUTSUZLUK 2*

ölmeyi son zamanlarda çok düşünmememin sebebini düşündüm az önce. kendim gibi yaşayabileceğime dair ümitli olmamın sebebini...

iki sebep var:
--
maddi açıdan sıkıntılı olsa da- sevdiğim bi işe başladım. 3 haftadır çalışıyorum. kitapçıda kitap danışmanıyım. mühendislikten mezun olup kurtulmaya çalışan biri olarak kitap satıyorum, diskonnektuserektuslardanım. yeni kitap çıkıyor hemen haberim oluyor. satmak için dokunduğum nesne kitap! her sabah yeni koliler geliyor. içinden hangi kitap çıkacak diye merakla aceleyle saldırıyorum, taze kağıt elimi kesiyor, kanıyor hafiften. işe devam ediyorum. 

yaptığım işi ilk kez bu kadar seviyorum. kitap okumaya hiç fırsatım olmuyor ne yazık ki. 3 haftadır bir kitap bitirmeyi bırak, 50 sayfa bile okuyamadım. eve gelince çok yorgun oluyorum. 
lakin mutluyum be ülkem. varolmayanülkemdeymişim gibi orası. masal kitapları da var. çocuğuna kitap almaya gelmiş, saatlerce çocuk bölümünde vakit geçiren aileler var. 
çocuğu soru sordukça sabırla cevap veren anne babalar, oğlan anneleri, kız babaları... sevimliler. çocukları tekrar sevmeye başladım, yıllar sonra. 

20lerinde bi genç gelip "küçük kara balık"ı soruyor mesela, bulup verirken gülümsüyorum, o da seviniyor.

kitabı sorarken "ya yoksa" korkusu yaşayan okuru seviyorum. kitabı gerçekten aşkla istiyor zira. bizde yoksa "kitabın yeni baskısı var mı peki?" diye soran okur da öyle... belli ki kitabın peşini bırakmayacak daha, bi şekilde bulacak onu. 

sevimlidir kitap okuyan herkes. ne tür kitap olursa olsun... diyemeyeceğim hayır. kişisel gelişim, iş, liderlik, içinizdeki meleği keşfedin... türünden kitapları ve okuyan kitleyi hala sevemiyorum ne yazık ki. kitap dünyasının dışında gibi geliyor onlar. her zaman çok satanlarda yer almalarından ve bazı okurların sırf evde rafında bulunması için çok satanlardan sürekli kitap almasından da olabilir bu önyargım. o çok satan kitaplar basılmasa az satan değerli kitaplar basılamayabilirdi. bu acı gerçeği fark edip susuyorum. ikilemin içinde yaşıyorum. 

neyse sevgili ülkem, benim de sevebileceğim işlerin varlığına gerçekten inanıyorum artık. parası az olsa da, kendimi köle gibi hissetmeden yaşayabileceğime dair benim hala umudum var. ömür boyu burda çalışırım, gibi iddialı cümlelere gerek yok. ama huzurluyum şu sıra. daha ne olsun?
----
ikinci sebep: sevgi. sevmek ve sevilmek. sevilmek ve sevmek. 
sadece iş mutluluğunun verdiği umut geçici, her insanın bu mutluluğu paylaşacak birine de ihtiyacı varmış meğer. "yalnız da ayağa kalkabilirim" diyen benim için de öyleymiş durum meğer. sevgi güzel şey. çok anlatmak istemiyorum korkudan. anlatmayı beceremem, harfler yüzünden hisler, güzel anlar havaya karışır kaybolur diye. 

elbet bi gün geçer bu hisler, annemle babamın basit ilişkisine döner, nefretle kavga edilir, ya da her şey yavaş yavaş biter. belki aldatmalar olur. belki sadece arkadaş kalınır. belki hiçbi şey olmamış gibi davranılır, belki birimiz ölür, birimiz hasta olur, birimiz bi başkasına aşık olur...bilmiyorum her türlü olumsuz senaryo olabilir. ya bi gün biterse paniğine girmedim henüz. illa girilir mi o paniğe, onu da bilmiyorum. 

ama geleceği boşverdim. şu an sevmek güzel. severken sevilmek, ki asıl farklı olan bu benim için, daha güzel. 
bazen geçmişi takıyorum kafama. beni niye sevdiğini anlayamıyorum. kendimi hiç sevmediğim zamanlara dönüyorum, kendimi sevmemek için onlarca sebep buluyorum, sevmek için bi tane bulamıyorum. sevilmeyecek biri olduğuma inanıp yalan söylediğini, aslında sevmediğini, ya da yalan söylemese bile çok saf olduğu için bi yanılgı içerisinde olduğunu, aslında kendini kandırdığını falan düşünüyorum... deli miyim ki? ama  sonra geçiyor zamanla.   

hayatı paylaşmayı öğreniyorum. 
---
bu iki sebepten, varolanülkemde özgürlüklerin kısıtlanması falan şu sıralar en büyük dertlerimden evet, ama vız gelir. 
şairin o şiiri nasıl yazdığını şimdi daha iyi anlıyorum: "güzel günler göreceğiz güneşli günler"... 
dünyayı sanatçılar, sevgi ve güzellik kurtardı hep ve kurtaracak. gittikçe kararıyormuş gibi görünse de gökyüzü, inanıyorum ki ben bile seviyorsam tekrar insanları, çocukları, hatta zenginleri... herkes sevebilir hayatının en azından bi döneminde... 

belki de tek sorun sevme zamanlarımızın çakışmaması. o da hala yaratıcının anlayamadığım oyunlarından biri. sorularımı cevapsız bıraktığı için onunla hala barışmadım. 

olsun. durmak yok, sevmeye devam. 

*kronik mutsuzluktan kurtuldum sanırım. ona ithafen.






5 Ocak 2012

BUGÜN MÜBAREK GÜN

bugun nedim şener ile ahmet şık ın duruşması varmış. ece temelkuranın twitter ından öğrendim bunu. normalde twitter ı çok takip etmiyorum. dün e.t. nin habertürk ten ayrıldığını duyunca bu konuda bi şey yazmış mı diye bakmıştım profiline. bi baktım duruşma varmış.

sonra haber sitelerine bakayım dedim. rezalet. gazeteler adeta gizliyor duruşmayı. insanların yaşadığı heyecanı duyurmuıyor. sosyal medya olmasa şu ülkede verilen adalet özgürlük savaşından zerre haberimiz olmayacak.

haklı ya da değil bilmiyorum. ama bi kitap yazdığı için aslında gazetecilik yaptığı için sorguladığı için tutuklanan bi insan var. gazeteciler tutuklanıyor ey halkım unutma bizi!

nefret ediyorum medyamızdan. ntv nası bi u dönüşü yaptı, nası bi yalaka hale geldi tarafsız gazetecilik ayağına...

önümüzdeki saatlerde açıklanacak sanırım duruşma sonucu. tahliye mi tutukluluklarına devam mı? göreceğiz. gazeteciler ve destekçileri çağlayan da adliye önünde bekliyormuş tivitlerden anlaşılan. kaç kişi var acaba.

muhalif medya dışında tv de göze sokulan kanallardan kaçı kaç dk olarak verecek bunu acaba ana haber bülteninde? kaç dizi kaç reklam arasına sıkıştırılıp geçiştirilecek acaba bu haber.

ama yalnız değiliz en azından. hala var deliler. mutlu ve umutluyum.
para bi şekilde kazanılır sevgili insan, ne kadar insanca yaşadığının farkında mısın? nelere boyun eğiyorsun?
kimler nasıl ölüyor? kimler ne için suçlanıyor? kimler kaka ilan ediliyor ve sen hemen inanıveriyorsun farkında mısın?

fahrenheit 451i hatırlar mısın hani? insanların sürekli alışveriş yapıp gülümsediği, tv programları izlediği, muhabbet etmediği... ve kitapların yasak olduğu? hani her şey para içindi rengarenk yaşam içindi. özgürdü herkes parası olduğu oranda ve para için uyuşturulmuştu kafalar...

ya da 1984 ü hatırlar mısın hani her evde bir big brother ın olduğu ve en ufak bir yanlışında seni görüdüğü ve hemen tutuklandığın... hani komünizmin kötü yüzü vardı orda. hani her şey devlet içindi ve devlet için uyuşturulmuştu kafalar.

istemiyorum ikisini de. benim gibilerin çok olduğunu da biliyorum. ben sadece rahatça düşünebilmek istiyorum. kafam özgür olsun. pis paranız ve kariyeriniz sizin olsun. yalnız değilim biliyorum. eskiden ölmek isterdim uyuşmak istemediğim için. artık inadına yaşayabileceğime inanıyorum.


29 Aralık 2011

KABUSLAR

Dün gece bi kabus gördüm güzel ülkem.
Varolan ülkemdeymişim. yanımda sevdiğim bi güzel insan var. istiklalde bi yerde oturmusuz. caddeye çıkıyoruz. bi bakıyoruz ki eylem var. normaldir. istiklalde eylem olması hem normal hem de güzeldir. mutlu oluyoruz. insanların ses çıkarabildiğinin göstergesidir bu.
"du bakalım dertleri neymiş" diye kenarda durup bekliyoruz, sloganlarını anlamaya, pankartlarını okumaya çalışıyoruz.
genç yaşlı çok insan var. internet eylemi vardı ya onun gibi bi kalabalık. liseli gençler var. kızlı oğlanlı bi grup liseli yanımızda gülüşüyor, bağırıyor. çok küfrediyorlar, rahatsız oluyoruz. ama yine de seviyoruz gençleri. sessiz kalmadıkları için. zamanla küfretmeden bağırmasını da öğrenirler nasılsa, diye.

hiçbir slogan kalmamış aklımda. özgürlüklerin kısıtlanmasına isyanları, bi ondan eminim. temiz yüzlü insanlar. hiçbirinde "terörist" tipi yok (terörist görmüşüm gibi sanki, nerden biliyorsam terörist tipli insanı...filmlerden haberlerden...) yani teröristi de geçtim, düzenli olarak eylemlere katılan "muhalif kişi" tipi bile yok insanlarda. liseli falan diyorum daha ne diyeyim. hani şifre eyleminde ya da internet sansürü eyleminde olduğu gibi aynı.... ilk kez gelmişler bi yürüyüşe büyük ihtimalle.
canları yanmış bi şekilde, yoksa sakin sakin memur hayatına devam edeceklermiş, "bana kimse dokunmazsa sesimi çıkarmam" düşüncesi birileri onlara dokunmadan önce yaşamlarının tek felsefesiymiş, yüzlerinden öyle okunuyor.

rüya bu, istediğini algılayamazsın, bulduğunu yersin. yürüyüşün amacını bilmiyorum ama uyandırdığı bu hisler, "haksızlık ve başkaldırı" duygulandırdı anında beni. onlarla birlikte yürümeye başladık.

o sırada olan oldu. ortalık bulutlandı. karardı. sis gibi, toz bulutu gibi...
istiklalin tünel tarafındaki ucu çok uzak gibiydi. insan seli oraya kadar gidiyordu.
sonra bi helikopter alçalmaya başladı o civara. ve bombalar bıraktı.

meydana yakındık biz. meydana doğru kaçmaya başladık. meydanda da polis saldırıyordu. tarlabaşına ara sokaklara doğru kaçmaya çalışırken uyandım.
son andaki hisler: devlet neden bomba atsın ki kendi vatandaşına, şaşkınlığı. dünyanın kirini, hep haberlerde okuyup sinirlendiğim şeyleri gerçekmiş gibi yaşamak..

uyanınca bikaç saat sonra haberleri okudum. ve şununla karşılaştım: http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDetayV3&ArticleID=1073909&Date=29.12.2011&CategoryID=77

şimdi.
hislerimi anlatmalıydım. tek yapabildiğim blog yazmaktı. okuyanım çok olmasa da, birilerinin okuduğunu biliyordum.
ama tedirgin oldum. bu yazıdan sonra teröristleri savunduğum düşünülebilirdi mesela, herhangi bi örgüte yardım ve yataklık etmekten, örgüt yandaşlığından, örgüt zart zurtundan tutuklanabilirdim. böyle anarşist yazılar paylaşarak başıma bi şeyler gelmesine sebep olabilirdim?

insanlar sosyal ağlarda paylaştıklarına bile bu korkuyla dikkat ediyorlar artık.

ben kimim ki. adam gibi bi eyleme bile katılmamışım, şimdiye kadar iktidarla olan tek fiziksel sorunum patronlarla kavga edişim olmuş. o da sendikacılıktan falan değil, kişiliğime saygı duyulmadığını hissetmemden.. misal biri sinema kursuna gidişime karışmak istemiş...uyuz olmuşum, işten çıkmaya bakmışım.. yanımda sürekli olarak insanlara küfreden bi patronun yanında çalışmak istememişim, ayrılmışım, o da beni küfrederek kovmuş... gençlik işte. törpüleniyoruz yavaştan.

yani ben pısırık bi memurum aslında. devletin benle ne derdi olacak ki. ama ben bile korkuyorum başıma bi şey gelir mi sesli harfleri azıcık daha sesli söylersem, diye.

durum budur. dünyayı sanat insanları ve sevgi ve güzellikler kurtaracak, devletler değil. emin olduğum tek şey bu.. ütopya okumaya devam edeceğim.. (en son aldous huxley'nin ada'sını okudum, ah dedim o ada'da ben de olsaydım).

samimiyetle gözlerinden öperim varolmayanülkem. yaşayan ölüler tarafından öpülene kadar buralardayım. söz.






22 Aralık 2011

SESSİZLİK

insan mutluyken yazmazmış ülkem. eksik bu, sadece mutluyken değil, kafası karışıkken de yazmaz.
bana mutluydun diye çemkirip günahımı alma.
halil sezai'nin dediği gibi şaşıyorum mutlu insanlara, sevmiyorum onları.

---
hormonların doğurduğu hislere isimler veriyoruz. sonra o isimleri tanımlamaya çalışıyoruz. hepsi bu.
aşk nedir?
arzu nedir?
heves nedir?
adalet nedir?
ihanet nedir?
sevgi nedir?
....
bunların doğru cevaplarını bulup ona göre kendimizi bi sınıfa dahil ediyoruz. sonra rahatlamaya ya da vicdan azabı çekmeye ya da sonuç her neyse, o tanıma göre ne gerekiyorsa onu hissetmeye çalışıyoruz.

ama doğru bi cevap yok.
aşk nedir misal? aşkın ne kadarı hormonaldir?

cevap veremeyince insan kendine, konuşmak istemiyor.
susmak, dinlemek lazım demek.

22 Kasım 2011

O ZAMAN SEVMEK LAZIM

blog istatistiklerine bakıyorum da, en çok okunan üçüncü yazının "sevişmek" etiketli "o zaman sevişmek lazım" isimli yazı olduğunu görmek beni tabi ki şaşırtmadı.*

sevişmemeye yeminliymişçesine bi ahlak çerçevesi çizmiş bir toplumdan başka ne beklenirdi ki? tabi ki sevişmek hakkında gizli saklı bilgi arayışları... hepimiz küçükken cinsellik ansiklopedisini gizli gizli incelemedik mi itiraf edelim. mastürbasyon yaparken, ya da cinsel organını incelerken annesine yakalanmamış kaç çocuk vardır? büyüyünce hepimiz ahlak polisi olmazsak olmaz ama tabi.. toplum düzeni bunu ister. sevdiğinle hemen sevişivermek olmaz, bi kere günahtır, ikincisi ayıptır. o ne öyle hemen kavuşulur mu? o zaman aşk mı kalır ortada, biz acı çeken, kavuşamayan çiftlerin aşklarını severiz, leyla ile mecnun olsun ferhat ile şirin olsun.. başkalarının acı dolu öykülerini dinleyip kendimizi mutlu hissederiz.

şimdi başka bi acı veren öykü anlatacağım size:

ben toplumun yollu diye tabir ettiği o ahlaksızlardan biri olarak siz ahlaklıların yerine denedim, gördüm. sikişmekten ibaret olan sevişme, insanı zamanla ruhsuzlaştırır, üzer, acı verir.


sevişmek için aşık olmak gerekmez (hala o sapık yazımdaki görüşü savunuyorum) lakin karşındakinin karakterini sevmek, saygı duymak gerekir mutlaka. neden aşk gereksiz? çünkü aşık olmak çok zor bi ihtimal, insan hayatında kaç kez aşık olur ki? üstelik geçicidir. ama sürüyle arkadaşı, sevgilisi olur kişinin malumunuz. sevişmek de insanın ara ara ihtiyaç duyduğu bi faaliyet olduğuna göre, sevişmek için aşık olmak gerekmez, denebilir. ha eğer ki aşk ile sevişme isteği aynı periyoda denk düşmüşse, o zaman mükemmel olur, sanıyorum. yaşamadım ne yazık ki hala, ama ümidim var.

sikişmekten yoruldum sevgili ülkem. kendimi hayvan gibi bile değil, şişme kadın gibi hissediyorum artık. gerek yok. o kadarına gerek yok. fiziksel olarak da buna ihtiyacımız yok. mastürbasyon yapınca pişman olmuyor insan en azından.

bi de çok sevgisiz varolanülkeme çemkirmem gerek. (ikinci acıklı öykü burda başlıyor):
aşık oldum sanırım. uzun zaman sonra ilk kez saf saf seviyorum birini. ve o da tüm bu ahlaksızlıklarıma rağmen beni seviyor. fakat çok uzağız, yanyana gelmemiz çok zor. para derdimiz var ilk olarak. tabi bu varolanülkem'in suçu değil. benim asıl şikayetim şu: paramız olsa da yanyana gelmemiz çok zor. birlikte yaşayabilirdik sevgili ülkem bi düşünsene.. uzun zamandır ilk kez birinin gözlerine bakmaya utanıyorum. resmini çizmek istiyorum. sesini hep duymak istiyorum. konuşmadan saatlerce boş boş oturmak istiyorum. uzun zamandır ilk kez beni anlayan birinin varlığını hissediyorum. anlamak istiyorum, her hücresini algılamak özümsemek istiyorum.

tek isteğimiz bir araya gelmek, gece gündüz (sikişmek için değil) bir arada olmak. kısacası birlikte yaşamak.

ama siz sevgili varolanülke yurttaşları, birlikte yaşayabilmemiz için illaki bi tören istiyorsunuz. sonradan görmeliği iyi becerdiğinizden olsa gerek, şatafatlı şeyleri çok seviyorsunuz, illa ki gözünüzün önünde bi sözleşme imzalamamızı, yüzük takmamızı, bi sürü masraf edip kötü müzikli bi salon tutmamızı, takı töreni yapmamızı, önünüzde göbek atmamızı istiyorsunuz. hepinizin bildiği bi saatte sevişmemiz için mi tüm bu oyunlarınız? söyleyin hadi, hayal ediyor musunuz gerdek odasına soktuğunuz çocuklarınızın nasıl soyunduğunu filan?

yok canım siz ahlaklısınızdır, porno da izlemezsiniz ya zaten..

neyse. bir araya gelseydik az parayla güçlerimizi birleştirip yaşayabilirdik. ama imkansız şimdilik.
he bi büyük problemimiz daha var. ırk farkı. o kürt ben türk. ne güzel di mi. yaşasın halkların sevgisizliği.

sevmek sevişmekten daha kolay cezalandırılıyor bu ülkede. daha göz önünde olduğu için.  sikişmek hızlı ve sessizce yapılabilir kıyıda köşede ve insanlar bu eyleme gözlerini kapatabilirler rahatça, maymunculuk... ama sevmek anarşistçe bi eylemdir, kalıcı değişiklikler talep eder, dürüsttür, delikanlıdır, açık sözlüdür. o yüzden toplum sevenleri sevmez. acı çekerek sevenleri sever, öldürdükten sonra, ağıtlar yakar.

*meraklısına: en çok okunan ilk yazı: bağımsız milletvekilleri ile ilgili olan, ikincisi ise ümit kıvanç'ın 16 ton belgeseli hakkındaki yazı.